29/4/2007 · Kategori: Ders Harici

Çiçek Hikayeleri

Gül Yaprağı

Uzakdoğu'da bir Budist tapınağı, bilgeliğin gizlerini aramak için gelenleri kabul ediyordu. Burada geçerli olan incelik; anlatmak istediklerini konuşmadan açıklayabilmekti. Bir gün tapınağın kapısına bir yabancı geldi. Yabancı kapıda öylece durdu ve bekledi. Burada sezgisel buluşmaya inanılıyordu, o yüzden kapıda herhangi bir tokmak, çan veya zil yoktu. Bir süre sonra kapı açıldı, içerdeki Budist, kapıda duran yabancıya baktı. Bir selamlaşmadan sonra sözsüz konuşmaları başladı. Gelen yabancı, tapınağa girmek ve burada kalmak istiyordu. Budist bir süre kayboldu, sonra elinde ağzına kadar suyla dolu bir kapla döndü ve bu kabı yabancıya uzattı. Bu, yeni bir arayıcıyı kabul edemeyecek kadar doluyuz demekti. Yabancı tapınağın bahçesine döndü, aldığı bir gül yaprağını kabın içindeki suyun üstüne bıraktı. Gül yaprağı suyun üstünde yüzüyordu ve su taşmamıştı. İçerideki Budist saygıyla eğildi ve kapıyı açarak yabancıyı içeriye aldı. Suyu taşırmayan bir gül yaprağına her zaman yer vardı...

Hercai

Çok uzun yıllar önce iki kır çiçeği birbirlerine aşık olurlar, her bahar diğer çiçekler gibi onlar da açıp güneşe merhaba derler. Fakat bir bahar başlangıcı bu çiçeklerden biri diğerine;

"Biz diğer çiçekler gibi bu bahar açmayalım kışın ortasında herkesin soğuktan kaçtığı karlı günlerde açalım ki bütün doğa bize ait olsun" der. Ve ikisi de o bahar açmamaya karar verirler.

Biri açmak için kışın gelmesini ve karın yağmasını beklerken, diğeri o yaz açar. O gün bugündür karda açan ve sevgilisini bekleyen çiçeğe kardelen, sevgilisini yarı yolda bırakan çiçeğe de hercai denilir. İşte bu yüzden hayırsız sevgiliye Hercai diye hitap edilir.



Kırmızı Gül

Bir ülke varmış eskiden. Ve bu ülkede hiç ama hiç kırmızı gül yokmuş, bütün güller beyaz renkteymiş. Bir de birbirini çok seven bir kız ve bir delikanlı varmış... Birbirlerine çok yakışıyorlarmış. Kız çok güzel delikanlı ise çok yakışıklıymış. Delikanlı bu kız için her şeyi yaparmış. Kız ise bir şart koymuş ortaya:

"Bana kırmızı renkte bir gül getirirsen seninle evlenirim". Delikanlı çok üzülmüş bu şarta, çünkü hiç kırmızı gül yokmuş bu ülkede. Beyaz güllerle dolu bir bahçeye gitmiş, aramış ama yok. Sonra oradaki bir bülbüle derdini yanmış. Bülbül dinlemiş genci. Ve en sonunda;

Üzülme delikanlı, yarın buraya aynı saatte gel, kırmızı bir gül göreceksin... Onu al kıza götür, evlenin mutlu olun. Sen onu çok seviyorsun mutluluk hakkın." demiş. Çocuk buruk halde ayrılmış oradan. Ertesi gün bahçeye gitmiş koskoca bahçe beyaz güllerle dolu yalnızca en ortada kırmızı bir gül! Delikanlı biraz şaşkın, biraz heyecanlı, biraz mutlu koşup gitmiş gülün yanına... Ama gördüğüne gerçekten çok üzülmüş. Bülbül yerde, kendini, dikeniyle öldürmüş olduğu gülün hemen dibinde cansız yatıyormuş... Delikanlı, kendisinin mutluluğu için, bülbülün kanıyla boyadığı 'kırmızı gülü' alıp kızın yanına gitmiş.

Kız, arzusu gerçekleştiği için çok sevinmiş ve kendisine kırmızı bir gül getiren delikanlıyla evlenmeyi kabul etmiş. Ama delikanlı; 'Benimle evlenebilmen için bülbülün ölmesi mi gerekiyordu? diyerek oradan ayrılmış ve bir daha da hiç dönmemiş...

Birilerinin Mutluluğu Asla Başkalarının Mutsuzluğu Olmamalı...



Sedef Susuz Kaldı

Mahkeme salonunda, seksenlerindeki yaşlı çiftin durumu içler acısıydı. Adam inatçı bakışlarla suskun. Nine'nin ağlamaktan iyice çukurlaşmış gözleri ve keskin çizgileriyle bıkkın bakışları süzüyordu etrafını.... Ve hakim tokmak vuruşuyla, sözü yaşlı kadına verdi, hakim..."Anlat teyze neden boşanmak istiyorsun?" Yaşlı kadın derin bir nefes çektikten sonra baş örtüsüyle ağzını aralayıp, kasılmış sesiyle konuşmaya başladı. "Bu herif yetti gari, 50 yıldır beni hayattan....."

Sonra uzunca bir sessizlik hakim oldu mahkeme salonunda. Sessizlik bu tür haberleri her gün manşet yapan gazetecilerden birinin flaşıyla bozuldu, kim bilir nasıl bir manşet atacaklardı, yaşanmış 50 yılın ardından. Çok sayıda gazeteci izliyordu davayı, kadın neler diyecekti? Herkes onu dinliyordu.

Yaşlı kadının gözleri doldu ve devam etti: "Bizim bir sedef çiçeği vardı, çok sevdiğim.. O bilmez... 50 yıl önceydi.... O çiçeği, bana verdiği çiçeklerin arasından kopardığım bir yaprağı tohumlamıştım, öyle büyüttüm... yavrumuz olmadı, onları yavrum bildim... Bir süre sonra çiçek kurumaya başladı. O zaman adak adadım.... Her gece güneş açmadan önce bir tas suyla sulayacağım onu diye.. İyi gelirmiş dedilerdi.. 50 yıl oldu, bu herif bir gece kalkıp, bir kere de bu çiçeği ben sularım demedi... Ta ki geçen geceye kadar..O gece takatim kesilmiş.. Uyuyakalmışım.....Ben böyle bir adamla 50 yıl geçirdim.... Hayatımı, umudumu her şeyimi verdim... Ondan hiçbir şey göremedim... Bir kerecik olsun, benim bildiğim görevlerden birisini yapmasını bekledim... Onsuz daha iyiyim, yemin ederim."

Hakim, yaşlı adama dönerek; "Diyeceğin bir şey var mı baba?" dedi. Yaşlı adam bastonla zor yürüdüğü kürsüye, o ana kadar suçlanmış olmanın utangaçlığını hissettiren yüz ifadesiyle hakime yöneldi; "Askerliğimi, Reisicumhur köşkünde bahçıvan olarak yaptım, o bahçenin görkemli görünümüyle büyümesi için emeklerimi verdim... Fadime'mi de orada tanıdım... Sedefleri de... Ona en güzel çiçeklerden buketler verdim. O çiçeklerle doludur bahçesi.. Kokusuna taptığım perişan eder yüreğimi... İlk evlendiğimiz günlerin birinde boyun ağrısından onu hekime götürdüm... Hekim çok uzun süre uyanmadan yatarsa boynundaki kireç sertleşir, kötüleşir dedi... Her gece uykusunu bölüp, uyansın, gezinsin dedi... Hekimi pek dinlemedi bizim hatun... Lafım geçmedi.. O günlerde tesadüf bu çiçek kurudu... Ben ona 'gece sularsan geçer" dedim... Adak dilettim...Her gece onu uyandırdım. Ve onu seyrettim.. O sevdiğim kadının yavrusu bildiği çiçekleri sularken seyrettim. Her gece o çiçek ben oldum sanki... Ona bu yüzden tapabilirdim..." dedi adam, o yaştaki bir adamdan beklenmeyecek ifadelerle... "Her gece o yattıktan sonra uyandım... Saksıdaki suyu boşalttım.. Sedef gece sulanmayı sevmez, hakim bey.... Geçen gece de, yaşlılık, ben de uyanamadım... Uyandıramadım. Çiçek susuz kalırdı amma, kadınımın boynu yine azabilirdi... Suçlandım.. Sesimi çıkartamadım.." O an mahkeme salonunda her şey sustu...



Çiçek ve Su

Günün birinde bir çiçekle su karşılaşır ve arkadaş olurlar. İlk önceleri arkadaşlık olarak devam eder bu durum. Tabi ki zaman lazımdır birbirlerini tanımak için. Gel zaman, git zaman çiçek o kadar mutlu olur ki, mutluluktan içi içine sığmaz artık ve anlar ki suya aşık olmuştur. İlk kez aşık olan çiçek, etrafa kokular saçar "Sırf senin hatırın için ey su" diye...

Öyle zaman gelir ki, artık su da içinde çiçeğe karşı bir şeyler hissetmeye başlar, zanneder ki, çiçeğe aşık oldum ama su da ilk defa aşık oluyordur. Günler ve aylar birbirini kovalar ve çiçek acaba "Su beni sevmiyor mu?" diye düşünmeye başlar. Çünkü su, pek ilgilenmez çiçekle... Halbuki çiçek, alışkın değildir böyle bir sevgiye ve dayanamaz. Çiçek, suya "seni seviyorum" der. Su, "Ben de seni seviyorum" der. Aradan zaman geçer ve çiçek yine suya "Seni seviyorum" der. Su, sabırla "Ben de" der. Çiçek sabırlıdır, bekler, bekler, bekler... Artık öyle bir duruma gelir ki, çiçek koku saçamaz etrafa. Ve son kez suya "Seni seviyorum" der. Su da ona "Söyledim ya ben de seni seviyorum" der ve gün gelir çiçek yataklara düşer. Hastalanmıştır çiçek artık. Rengi solmuş, çehresi sararmıştır çiçeğin. Yataklardadır artık çiçek, su da başında bekler çiçeğin, yardımcı olmak için sevdiğine.. Bellidir ki artık çiçek ölecektir ve son kez zorlukla başını döndürerek çiçek, suya der ki "Seni ben, gerçekten seviyorum". Çok hüzünlenir su bu durum karşısında ve son çare olarak bir doktor çağırır "nedir sorun" diye...Doktor gelir ve muayene eder çiçeği. Muayeneden sonra şöyle der doktor "Hastanın durumu ümitsiz, artık elimizden bir şey gelmez". Su, merak eder, sevgilisinin ölümüne sebep olan hastalık nedir diye ve sorar doktora "Hastalığı nedir" diye. Doktor, yukarıdan aşağıya bir bakar suya ve der ki: "Çiçeğin bir hastalığı yok dostum...Bu çiçek sadece susuz kalmış, ölümü onun için" der. Ve anlar ki artık su, sevgiliye sadece "Seni seviyorum" demek yetmemektedir...

Nergis İlkesi

Kızım defalarca telefon edip, "Anne, zamanları geçmeden gelip nergisleri görmelisin" demişti. Aslında gitmek istiyordum, ama Laguna'dan Arrowhead Gölü neredeyse iki saatlik araba mesafesindeydi. Biraz gönülsüzce, "Haftaya salı geleceğim" diye söz verdim. Çünkü bu üçüncü telefon edişiydi.

Ertesi salı yağmur ve soğukla birlikte geldi. Ama ne çare, söz vermiştim bir kere ve bu yüzden arabaya atlayıp gittim. Carolyn'in evine girip kızımı kucakladıktan ve torunlarımla hasret giderdikten sonra dedim ki, "Nergisleri boş ver Carolyn! Yol sisten görünmüyor. Zaten şu anda seni ve çocukları o kadar çok özlemiş durumdayım ki bir metre daha araba kullanmayı düşünmüyorum!"

Kızım sakince gülümsedi ve "Biz her zaman böyle havalarda araba kullanıyoruz, anneciğim" dedi. Bense, "Hava açılmadan dünyada tekrar yola çıkmam. O zaman da doğru evime döneceğim!" diye kararlı bir şekilde konuştum. Carolyn, "Arabamı almak için beni garaja kadar götürebileceğini düşünmüştüm" deyince "Ne kadar mesafede?" diye sordum. "Sadece birkaç yüz metre ötede" dedi Carolyn. "Tamam o zaman, götürürüm. Nasılsa bu kadar yola alışığım" dedim. Yola çıktıktan birkaç dakika sonra "Nereye gidiyoruz biz? Bu yol garaj yolu değil!" diye sordum. Carolyn gülerek, "Garaja uzun yoldan gidiyoruz" dedi. "Nergislerin yolundan." "Carolyn!" dedim sert bir sesle, "lütfen geri dön." "Tamam anne", dedi Carolyn, "inan bana; bu fırsatı kaçırırsan kendini asla bağışlamazsın".

Yirmi dakika kadar sonra küçük bir çakıl yola saptık ve ileride bir kilise gördüm. Kilisenin diğer ucunda elle yazılmış "Nergis Bahçesi" yazısı vardı. Arabadan çıkarak her birimiz bir çocuğun elinden tuttuk ve patikadan aşağı doğru yürüyen Carolyn'i takip etmeye başladım. Patika yolun dönemeç yaptığı yeri döner dönmez gördüklerim karşısında nefesim kesildi. Dünyanın en göz alıcı görüntüsü gözlerimin önünde uzanıyordu. Sanki birisi koca bir kazan dolusu altını alıp dağın zirvesinden aşağıya, yamaçlarına doğru boca etmişti. Çiçekler görkemli bir şekilde, helezonlar halinde, koyu turuncu, beyaz, limon sarısı, somon pembesi, hardal ve krem, rengarenk, adeta kurdeleler gibi ardı ardına dizilmişlerdi. Aynı renkteki çiçekler bir arada ekilmiş olduğundan, her biri kendi rengindeki bir ırmağı andırırcasına akıp gidiyordu.

Beş dönüm çiçek vardı. "Fakat, bütün bunları kim yaptı?" diye sordum. Carolyn'e. "Sadece bir tek kadın" diye cevapladı, "Kendisi de burada yaşıyor; burası onun evi". Tüm o ihtişamın ortasındaki küçük ve mütevazı, iyi bakılmış bir evi gösterdi. Eve doğru yürüdük. Evin girişindeki bahçede bir tabela gördük.

"Cevaplayabildiğim Kadarıyla Soracaklarınızın Yanıtları" yazıyordu tabelada. İlk yanıt basitti, "50.000 çiçek soğanı" diyordu. İkinci yanıt, "Hepsi birer birer, bir kadın tarafından. İki el, iki ayak ve birazcık akıl ile". Üçüncüsü, "1958'de başlandı" idi. İşte bu, Nergis İlkesi buydu. O an benim için hayatımı değiştirecek bir deneyim oldu. Hiç görmemiş olduğum bu kadıncağızı düşündüm, aşağı yukarı kırk yıl önce bu işe koyulan, her seferinde bir çiçek soğanı ekerek, görülmesi bile zor bir dağa göz zevkini ve neşesini getirmiş olan o kadını. Ama, her seferinde tek bir çiçek soğanı ekerek, yıllar boyu süren çabası sonucunda dünyayı değiştirebilmişti. Bu bilinmeyen kadın, içinde yaşadığı dünyayı ebediyen değiştirmişti. Tarifi zor bir büyülü ortam, güzellik ve ilham yaratmıştı.

Onun nergis bahçesinin öğrettiği ilke, en çok bilinen prensiplerden biriydi. Yani, amaçlarımıza ve arzularımıza doğru her seferinde bir adım atarak -daha çok küçük birer adım atarak- ulaşmayı öğrenmek, bir iş yapmayı sevmesini öğrenmek ve zaman birikiminin nasıl kullanılacağını öğrenmek.

Zamanın küçük parçacıklarını ufak günlük çabalarımızla çarptığımız zaman, kendimizin de muhteşem şeyler yapabileceğimizi görürüz. Biz de dünyayı değiştirebiliriz. "Yine de bu beni biraz üzüyor" dedim Coralyn'e. "Düşünüyorum da, otuz beş-kırk yıl önce böyle güzel bir amaçla ben yola çıkmış olsaydım, şu anda ne kadarına ulaşmış olabilirdim acaba?" Kızım, günün anlamını, kendine has tavrıyla kısaca, "Bunu öğrenmeye hemen yarın başla!" diyerek özetledi.

Dün kaybettiğimiz saatleri düşünmenin hiçbir yararı yok. Pişmanlığımızın nedenlerinden bahsedeceğimize kutlanacak bir ders almak istiyorsak, "Bunu bugün nasıl işe yarar hale getirebilirim?" sorusunu sormamız yeterlidir.

 

(www.yasmincicek.com adresinden alıntıdır)

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

26/4/2007 · Kategori: Ders Harici

Delikanlının El Kitabı

Delikanlının El Kitabı

1. Delikanlı adam Scooter tipi motorlara binmez.
2. Delikanlı adam sözünden dönmez. Özü sözü birdir.
3. Delikanlı adam Light Cola içmez.
4. Delikanlı adam More ve benzeri sigaralaıi içmez. En delikanlı olanı Camel içer.
5. Delikanlı adam sahte isimle veya isimsiz yapmaz.
6. Delikanlı adam laga-luga yapmaz.
7. Delikanlı adam kaypaklık yapmaz.
8. Delikanlı adam dedikodu yapmaz.
9. Delikanlı adam ayagini yorganına göre uzatmaz. Uygun yorganı yoksa yorgansız yatar.
10. Delikanlı adam görevden kaçmaz.
11. Delikanlı adam rejim yapmaz. Yapana da iyi gözle bakmaz. Diyet yogurt, peynir vs yemez.
12. Delikanlı adam büyüklerine hürmet eder,küçüklerini korur.
13. Delikanlı adam ana babasına extradan hürmet eder.
14. Delikanlı adam hayvanlara iyi davranır.
15. Delikanlı adam fino vb köpekleri gezdirmez.
16. Delikanlı adam köpekten korkmaz.
17. Delikanlı adam kısa pantolon giymez. Zorunlu hallerde şort giyer.
18. Delikanlı adam saçını boyatmaz, saç ektirmez.
19. Delikanlı adam az konusur öz konuşur.
20. Delikanlı adam kodu mu oturtur.
21. Delikanlı adam fanatik olmaz.
22. Delikanlı adam Televole ve benzeri programları seyretmez.
23. Delikanlı adam Labunyalardan haz etmez.
24. Delikanlı adam bira içmek isterse soğuk Efes içer. Labunya birası içmez.
25. Delikanlı adam silahını sadece temizlik için kullanır, süs için taşımaz, kullanmayacaksa çıkarmaz ve göstermez. 26. Delikanlı adam gaza gelmez. Gerektiğinde 20. maddeyi uygular.
27. Delikanlı adam tavuk gibi erkenden yatmaz. Gerektiginde hemen uyanır.
28. Delikanlı adam Labunya gibi sakal bırakmaz. Örnek: Mirkelam, bir ara Hakan Şükür, veya top sakal.
29. Delikanlı adam borcunu öder. Sadece diğer Delikanlılardan borç alabilir. Labunyalardan borç alamaz.
30. Delikanlı adam mezesiz de içer. Yumruk mezesi her halikarda serbesttir.
31. Delikanlı adam avucunu yalamaz.
32. Delikanlı adam rüşvet verir ama alandan nefret eder. Rüşvetle is yapmaz.
33. Delikanlı adam açgözlülük yapmaz.
34. Delikanlı adam haraç vermez.
35. Delikanlı adam sallama çay içmez.
36. Delikanlı adam sadece Delikanlılarin müziğini dinler, Labunya müziği dinlemez (Tekno, Acid vb).
37. Delikanlı adam eroin ve kokain kullanmaz,satmaz satanlardan nefret eder.
38. Delikanlı adam Delikanlı gibi giyinir.
39. Delikanlı adam ırk, dil, din ayrımı yapmaz.
40. Delikanlı adam diğer insanları sömürmez, Labunyaları bile. Sömürenden nefret eder.
41. Delikanlı adam cömerttir, yardımseverdir, şefkatlidir.
42. Delikanlı adam modayı takip etmez.
43. Erkek Delikanlı adam küpe takmaz, labunya gibi saç uzatmaz.
44. Delikanlı adam kamyoncu kültürüne saygı gösterir.
45. Delikanlı adam taksici ve minibüscü kültürünü sevmez.
46. Delikanlı adam korkabilir ama korktugunu belli etmez.
47. Delikanlı adam Labunyalar gibi kasıntılık ve kibirlilik yapmaz.
48. Delikanlı adam Delikanlı adamı kollar.
49. Delikanlı adam Delikanlı gibi dans eder, Labunya gibi dans etmez.
50. Delikanlı adam Haydar Dümen ve Güzin Abla gibi şahsiyetlerle muhatap olmaz.
51. Delikanlı adam kağıt helva, elma şekeri ve pamuk helva yemez.
52. Delikanlı adam ağzı açık cak-cuk sakız çiğnemez.
53. Delikanlı adam röntgencilik ve teşhircilik yapmaz.
54. Delikanlı adam Delikanlı arkadaşlarına servis yapabilir. Labunyalara kesinlikle servis yapmaz.
55. Delikanlı adam yağcılık ve yalakalık yapmaz.
56. Delikanlı adam Labunya takısı takmaz.
57. Delikanlı adam papyon takmaz, zorunlu hallerde kravat takabilir.
58. Delikanlı adam bilerek hata yapmaz, yaptığı hataları kabul eder ve düzeltir.
59. Delikanlı adam astroloji, yoga, fal, aerobik, fitness, step gibi Labunya işleri ile uğrasmaz.
60. Delikanlı adam içki içip sarhoş olmaz.
61. Delikanlı adam sarhoş olsa da olduğunu belli etmez.
62. Delikanlı adam ser verir sır vermez.
63. Delikanlı adam pantolon askısı takmaz.
64. Delikanlı adam parlak renkli elbise giymez.
65. Delikanlı adam altın diş takmaz.
66. Delikanlı adam kimseyi ispiyon etmez, Labunyaları bile.
67. Delikanlı adam ispiyoncuları sevmez.
68. Delikanlı adam başkasının işine burnunu sokmaz.
69. Delikanlı adam laf atmaz, sarkıntılık yapmaz.
70. Delikanlı adam Labunyalar gibi mal beyanında bulunur gibi giyinmez.
71. Delikanlı adam el şakası yapmaz. Yapandan da hoşlanmaz. 72. Delikanlı adam konusurken el kol hareketi yapmaz.
73. Delikanlı adam canim, cicim, hayatım gibi lafları gereksiz yere kullanmaz.
74. Delikanlı adam emanete hiyanet etmez.
75. Delikanlı adam sevgilisiyle el ele dolaşmaz.
76. Delikanlı adam hasta numarası yapmaz.
77. Delikanlı adam artislik yapmaz.
78. Delikanlı adam acil durumlar dışında koşmaz.
79. Delikanlı adam iftira atmaz.
80. Delikanlı adam Light sigara içmez.
81. Delikanlı adam alçak gönüllüdür.
82. Delikanlı adam övülmekten hoşlaşmaz.
83. Delikanlı adam Labunyalarla tartışmaz. Labunyalara verilecek en iyi cevap kovmaktır.
84. Delikanlı adam kendisinden uzun boylu kızlarla dolaşmaz.

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

26/4/2007 · Kategori: Ders Harici

Hazır Cevaplar

Hazır Cevaplar

Öğrenci;
-Hocam,diye sormuş.İnsan,maymunun gelişmiş şeklidir''diyorlar.Ne dersiniz? Seyid Ahmet Arvasi cevap vermiş.
-O mantığa göre çınar ağacı da maydanozun gelişmiş şeklidir.

--------------------------------------------------------------------------------

Yahya Kemal'a "Ankara'nın en çok hangi tarafını seviyorsunuz" diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
-İstanbul'a dönüşünü.

--------------------------------------------------------------------------------


Lokman Hekim'e:
-Hastalarımıza ne yedirelim?diye sorduklarında,şu cevabı vermiş:
-Acı söz yedirmeyin de,ne yedirirseniz olur.

--------------------------------------------------------------------------------

Sokrat ölüme mahkum edildiğinde esi:
-Haksiz yere öldürülüyorsun diye ağlamaya başlayınca,
Sokrat:
-Ne yani, bir de hakli yere mi öldürülseydim?.


--------------------------------------------------------------------------------

Bir filozofa sormuşlar:
-Sansa inanır misiniz?
-Evet, yoksa sevmediğim insanların basarisini neyle açıklardım.


--------------------------------------------------------------------------------

Bir toplantıda bir genç M.Akif'i küçük düşürmek için:
-Affedersiniz, siz veteriner misiniz?
M.Akif hiç istifini bozmadan cevaplamış:
-Evet, bir yeriniz mi ağrıyordu?


--------------------------------------------------------------------------------


Dünya nimetlerine önem vermeyen yasayış ve felsefesiyle ünlü filozof Diyojen, bir gün çok dar bir sokakta zenginliğinden başka hiçbir şeyi olmayan kibirli bir adamla karsılaşır. İkisinden biri kenara çekilmedikçe geçmek olanaksızdır. Mağrur zengin, filozofa:
-Ben bir serserinin önünde kenara çekilmem.
Bunun üzerine Diyojen kenara çekilerek,gayet sakin su karşılığı verir:
-Ben çekilirim.

--------------------------------------------------------------------------------

Kulaklarının büyüklüğü ile ünlü Galile'ye hasımlarından biri:
-Efendim,kulaklarınız bir insan için büyük değil mi?
Galile cevaplamış:
-Doğru,benim kulaklarım bir insan için büyük ama,seninkiler bir eşek için fazla küçük sayılmaz mi?


--------------------------------------------------------------------------------

Bir Fransız yazar,Mehmet Akif'e:
-Kadınlarınızı evden çıkartmadığınız doğru mu?diye sorduğunda Akif:
-Daha önceleri öyleydi,karşılığını vermiş. Fakat şimdi dışarı çıkarttık ve bir türlü içeri sokamıyoruz.


--------------------------------------------------------------------------------

Komedyen Eddie Cortar'a,
-Hastalanınca ne yapmak gerekir?diye sorulduğunda:
-Mutlaka doktora gidin demiş. Zira doktorun yaşaması gerek.Verdiği ilacıda alın, çünkü eczanecinin de yaşaması gerek. Fakat ilaçları sakın içmeye kalkmayın, zira sizinde yaşamanız gerek..


--------------------------------------------------------------------------------


Öğretmen, Biyoloji dersinde, öğrencisine:
-Söyle bakalım, demiş. En son hangi dişler çıkar?
Çocuk, düşünmeden cevap vermiş:
-Takma dişler öğretmenim.


--------------------------------------------------------------------------------


Zengin bir adam, İslam büyüklerinden birine:
-Bin altınım var, size versem ne dersiniz? diye sorduğunda, şu cevabı almış:
-Verirsen, senin için iyi olur. Vermezsen de benim için.


--------------------------------------------------------------------------------

Yahya Kemal'a "Ankara'nın en çok hangi tarafını seviyorsunuz" diye sorduklarında şu cevabı vermiş:
-İstanbul'a dönüşünü.

 

Ünlülerden Anılar

Kandemir Konuk'un kitabindan alinip kendi agziyla anlattigi anılar!!

AYDEMİR AKBAŞ

" Gülriz Sururi - Engin Cezzar Tiyatrosunda Haldun Taner'in "Zilli Zarife" adlı oyununu oynuyorduk. Ben rol gereği salonun arkasından gelip sahneye çıkıyordum...

Bir gece Bakırköy Akıl Hastanesi hastalarına oynarken yine arka kapıdan salona girdim. İçerisi tıklım tıklım akıl hastalarıyla doluydu.

Sıram gelince yine her zamanki gibi salondan sahneye çıkmak için yürüdüm. Yürüdüm diyorum ama, yürüyemedim. Yolun kenarındaki koltukta oturan bir hasta ceketime yapışmış bırakmıyordu.

Asıldım, zorlandım, imkansız... Bir türlü kurtaramıyorum. Sonunda eğildim:

- Bırak beni, bırak sahneye çıkıcam, dedim.

Akıl hastası büsbütün belime sarılıp bağırdı:

- Olmaaaz... Buradan seyret! Hemşire Hanım tembih etti, sahneye çıkmak yook!..

O beni deli sanmış bırakmıyor ben de deli gibi kendi kendime gülüyordum.. "
--------------------------------------------------------------------------------
HALİT AKÇATEPE

" Tiyatrocu arkadaşlarla Ankara Gençlik Parkındaki bir çay bahçesinde oturuyorduk. Bir yere telefon etmem gerektiği için ikide bir kalkıp karşıdaki genel telefona gidiyor fakat, telefondan ses gelmediği için tekrar gelip yerime oturuyordum... Gide gele iyice yorulmuş ve sinirlenmiştim... Sonunda garsona seslendim:

- Kardeşim bir de sen baksana, şu telefondan bir ses geliyor mu ?

- Peki Halit Ağabey, gidip bakayım.

Garson koştu telefonun yanına gitti, ahizeyi kaldırmadan, evet, hiç elini bile sürmeden telefona kulağını dayadı dinledi, dinledi, sonra oradan bana bağırdı:

- Yoo, hiç ses gelmiyor ! "
--------------------------------------------------------------------------------
MUSTAFA ALABORA

" Müjdat ( Gezen ) ve ben eşlerimizden ayrılmıştık. Müjdat yalnız yaşıyordu. Ben de bir müddet onun evinde kaldım. İşte bu dönemde bir akşam ben mutfakta çoban salatası yaparken telefon çaldı. Müjdat açtı, kısa bir konuşma yapıp kapattı ve yanıma geldi.

- Mustafa, salataya sakın soğan koyma!..

- Niye?..

- Şimdi tanımadığım bir kadın telefon etti, yanında bir kadın daha varmış, bize oturmaya gelmek istiyorlarmış...

İkimiz de bekardık ve iki tane tanımadığımız kadın kendilerinden coşmuş, gelmek istiyorlardı... Eee, Müjdat haklıydı tabi, salataya soğan koymamak gerekirdi...

Neyse, kısa bir süre geçti. Ben diğer yemeklerle ilgileniyorum. Birden kapı çaldı. Ben mutfakta olduğum için Müjdat kapıya gitti... Ve kapıyı açar açmaz, bana ordan seslendi:

- Mustafaa...

- Efendim?..

- Salataya soğan koyabilirsin!..

Haklıydı Müjdat, çünkü gelen kadınlar çok çirkindi!... "



----------------------------


SADRİ ALIŞIK

" Çok eski seneler, fazla çalışılan, peşpeşe film çevrilen günler... Birisi hayli zamandır beni arayıp, mutlaka bir randevu istiyormuş... Ne konuda görüşeceğini de söylemiyormuş. Bayağı merak ettim. Sonunda buluştuk... Orta yaşın üstünde efendiden bir adam. Çay kahve içildi hemen konuya geçildi:

- Sadri Bey, dedi adam, beni sizi çok severim.

- Sağ olun, teşekkür ederim.

- Siz hayatı bilen olgun bir sanatçısınız.

- Eksik olmayın efendim.

- Sizin yardımsever bir insan olduğunuzu da duydum noolr bana yardım edin.

- Nasıl bir yardım istiyorsunuz?

Adam şöyle derin bir soluk alıp anlatmaya başladı :

- Sadri Bey, benim bir oğlum var, 17-18 yaşlarında... Bu çocuğu ancak siz kurtarırsınız.

Ben tabii afallayıp sordum:

- Nerden kurtarıcam nasıl kurtarıcam oğlunuzu ?

Adam yine bir soluk alıp devam etti:

- Sadri Bey, bu benim oğlan ilkokulu zar zor bitirdi. Ortaokuldan belge aldı. Ben de bunu meslek öğrensin diye kunduracının yanına verdim. Bir ay sonra kavga edip ordan ayrıldı. Sonra ben bunu elektrikçinin yanına verdim, orda da durmadı. Kahvede çalıştı, derken içkiye sigaraya başladı. Kahveciyi dövüp işten ayrıldı. Kısacası bir baltaya sap olamadı. Bari artist olsun diye size geldim Sadri Bey... "

--------------------------------------------------------------------------------
ŞEVKET ALTUĞ

(1) " Yıllar önce bir Karadeniz kasabasında turnedeydik. Oyunun ertesi günü otelden çıkıp biraz hava almak istedim. Eşim Jale de 'Gelirken bana bir naneli ciklet al' dedi...

Bakkala girdim.

- Bir naneli ciklet istiyorum, dedim.

Bakkal, şekerli-çikolatalı acaip bir şeker verdi.

- Naneli yok mu diye sordum. Bakkal şöyle dik dik yüzüme baktı. Sonra da ağır ağır konuştu:

- Ha buni naneli niyetine çiğne daa!

Ben de Karadenizli olduğum için kızamadım tabii. Otele kadar kendi kendime güldüm..."

(2) " 60'lı yıllarda tiyatro ile Anadolu'da geziyoruz. Bir gün bir otele gittik. Ben, gösterilen odaya çıktım. Yastığa baktım, yatılacak gibi değil. Daha önce bir başkasının yattığı belliydi. Yastıkta, çarşafta saçlar kıllar vardı.

Sinirlendim, hemen aşağıya indim.

- Lütfen o yatağın yastığını, çarşafını değiştirin, çünkü benden önce başkası yatmış, dedim.

Otelci şöyle yanıtladı beni:

- Yahu kardeşim, senden önce yatan da Müslüman, ne olacak yani!... "

--------------------------------------------------------------------------------
CÜNEYT ARKIN

" Filmlerdeki tehlikeli sahneleri, özellikle tarihi filmlerdeki sahneleri, bir Kazak sirkinde çalışırken öğrendim. Bu yüzden, filmlerimde düblor kullanmadım. Fakat atlı sahnelerde ordan burdan bulduğumuz araba atlarıyla çekimlerde bir hayli kaza atlattığım için, artık yarıştırılmayan bir İngiliz yarış atı satın aldım.

Polenez köy'de rahmetli Süreyya Duru ile Malkoçoğlu'nu çekiyoruz. Atın bir huyu vardı, ne kadar eğitilse de boş kaldığı anda ahıra doğru koşuyordu.

Süreyya Beye rica ettim ahırın aksi yönüne doğru koşturayım diye, ama görüntünün önemini kastederek ahır istikametine koşmamı istedi. Çekim başladı benim at deliler gibi koşuyor. Dizginlere asılmama rağmen fırtına gibi gidiyor. Kamera açısından çıktığımız halde ben atı durduramıyorum. 120 ile giden bir araba gibi gidiyoruz. Çekim durdu ama, bizim durmamız mümkün değil. Derken tam kavşağı dönüyorduk, baktım karşı istikametten bir araba hızla üzerimize geliyor. Araba da çok süratli biz de. Bir an şöför mahalinde oturan yaşlı adamın dehşetle açılmış gözlerini gördüm. Vee. biz o sıçrayışla arabanın üzerinden aştık. Araba bizim altımızdan geçti. Altımdaki yarış atı olduğu için kolaylıkla engel aşan bir at. Tam anlamıyla filmlerdeki gibi bir sahne! At hızını kesemeden doğru ahıra gitti. Ve telaşla aynı yere geri dönüyoruz. Ben merak içindeyim acaba bir kaza oldu mu diye, ne oldu diye. Olay yerine geldik, baktım araba durmuş içinden yaşlıca bir bey ve hanımı inmişler yol kenarında oturuyorlar. Adam bembeyaz olmuş tirtir titriyor. Ve söyleniyor :

- Bundan sonra bir daha içki içmiycem! Artık hayal görmeye başladım! "

 

Kalıcı Bağlantı Yorum (yok) Yorum yaz!

« Önceki ::